girişimci · girişimcilik · internet girişimi

Girişimci testi, Ziya Boyacıgiller @ Televidyon

  Bugün bir süredir yazamadığım bloğumda internette son zamanlarda takip ettiğim konularda bazı linkleri paylaşmak istiyorum.

Daha önce yazdığım “Kariyerde yunus hareketi” yazımda bir top10 listem olmadığından bahsetmiştim. Benim şimdilik (!) böyle bir listem hala yok ama bu tür listelere internette çeşitli kaynaklarda top 10 – 20- 50… şeklinde ulaşmak mümkün, bu yüzden onlardan birisine bakalım. Harvard Business Review bloğunda geçen hafta yayınlandı, belki güncelliğini yitirdi diye düşünürken Read Write Web bloğunda da bugün bununla ilgili bir yazı çıktı.  Ben de bu konu üzerine 1-2 satır yazmak istiyorum. Girişimci olabilir miyim testi. Yazının orijinali burada.

Yazar girişimci olabilmeniz için 20 sorudan en az 17 soruya “kendinize yalan söylemeden” evet cevabı vermeniz gerektiğini belirtmiş. Çünkü en kötü yalanların kendimize söylediklerimiz olduğunun altını çizmiş (bu yüzden asla kendinize yalan söylemeden değerlendirin).

Evet/hayır soruları arasında benim en çok beğendiklerim şu ikisi: “Başkasının işinde başarılı olmaktansa kendi işimdeki başarısızlığı tercih ederim” ve ikincisi: “Genel kabul gören gerçekleri sorgulamayı severim”. Bence bu ikisi girişimcinin olmazsa olmazları ama yazara göre bunlara en az 15 tane daha eklemelisiniz. Girişimcilik böyle 17/20,  3/5 vs gibi oranlarla ifade edilemez diyorsanız size Ziya Boyacıgiller’e bir kulak vermenizi öneriyorum.

Etohum kurucusu Burak Büyükdemir’in bu sene destekleyecekleri 15 internet girişiminin lansmanı öncesinde girişimci adaylarına şirketini ve girişimcilik hikayesini anlatan Airties kurucusu Ziya Boyacıgiller başarılı bir girişimci olabilmek için daha kısa sayılabilecek bir liste yapmış ve girişimciliği şu çerçevede değerlendirmiş:

  1. Girişimcilik yapmadan öğrenilemez
  2. Plan A genelde başarılı olmaz
  3. İş planını yazmadan işinizi planlayın
  4. Para bulmak girişimcinin ateşle sınavıdır

Konuşmasının videosuna Televidyon ekranında burada ve burada ulaşabilirsiniz. İlk video biraz uzun ama girişimci adayları için çok değerli bilgiler içeriyor. Eğlenceli tarafları da çok, ben özellikle “adamın o kadar parası var, biraz bana vermiyor” serzenişi kısmına çok güldüm.  Televidyon ekranında etohum’ un diğer videoları da girişimcilere ipuçları vermesi ve yol göstermesi açısından çok başarılı bir kaynak oluşturuyor, incelemeniz faydalı olacaktır.

Bir sonraki yazımda ben de bir top XX listesi yayınlayacağım. Liste daha tamamlanmadı o bakımdan XX yazıyorum 🙂

e-ticaret · girişimcilik · internet girişimi

2010 internet girişimcilerinin yılı olacak

   Bir önceki Kariyerde yunus hareketi yazımda duyurusunu yaptığım e-tohum kafe toplantısında yine daha önceki bir yazıma konu olan webrazzi blog kurucusu Arda Kutsal, katıldığı “NuBridge Venture Summit” toplantısındaki izlenimlerini, dünyanın önde gelen internet yatırımcılarının Türk internet dünyasına olan yoğun ilgilerini bizlerle paylaştı.

Bu internet yatırımcıları ve toplantı ile ilgili, Türk internet girişimcilerinin yakından tanıdığı Cem Sertoğlu’nun detaylı bir blog yazısına linkten ulaşmanız mümkün. Bu yatırımcıların ortalama fon portföylerinin büyüklüğünü düşündüğünüzde (iki haneli milyar dolarlardan bahsediliyor) bu ilginin internet girişimcileri için ciddi bir potansiyeli de beraberinde getirdiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.

Arda Kutsal’ın anlattıklarına göre internet yatırımcılarının Türk internet girişimlerine oldukça fazla ilgi duymalarının iki temel sebebi var, bunları eminim daha önce de çeşitli kereler duymuş, bir yerlerde okumuşsunuzdur:

  1. 28 milyonu aşkın, çoğunluğu genç yaşlarda internet kullanıcısı (Türkiye’nin dünyada Facebook kullanımındaki 3. sırası bile tek başına birçok şeyi anlatıyor)
  2. Bu kullanıcıların internette geçirdikleri zaman

Baktıkları ve aradıkları konular ise şöyle;

  1. Online ekonomi ne durumda?
  2. Geniş bant internet kullanımı ne seviyede? Altyapı nasıl?
  3. Ödeme sistemleri nasıl? Ne kadar yaygın? Mikro ödeme sistemleri-mobil ödeme sistemleri gelişmesi nasıl gidiyor?

Aradıkları tüm soruların cevaplarına “pozitif” ya da “olumlu seyreden” gözüyle baktıklarından olsa gerek, yeni girişimler ile çok ilgileniyorlar.

Dün burada tweet olarak paylaştım (yine daha önce yazdığım Niş marketleri bulmak yazımda da bahsetmiştim) benim için en ilgi çekici noktalardan birisi de bu yatırımcıların niş e-ticaret sitelerine yoğun ilgi duyuyor olmalarıydı. Niş alanlar ciddi potansiyel barındırıyor ve 2010’da bu alanlarda yapılacak doğru hamleler herhangi bir yeni iş modelini kesinlikle diğerlerinden daha başarılı yapacak.

Bu konuya yoğun bir şekilde odaklandığımdan mı, yoksa sevgili eşimin yürekten inandığı ve bazen çok şaşırtıcı olabilen o ”istediğin, aradığın, inandığın şeyi bir balona koy ve evrene gönder o seni bulacaktır” teorisi mi gerçek oluyor bilmem,  ama son günlerde 2010’un internet girişimcilerinin yılı olacağını destekleyen o kadar çok yazı okudum ki! Alın bir tanesi de burada.

Peki ya siz ne düşünüyorsunuz? İnternet gelecek vaat eden, kaçırılmaması gereken bir hızlı fırsat treni mi yoksa çok yavaş ilerleyen, geleneksel yöntemler ile başa çıkamayacak eski model bir araba mı?

girişimcilik · internet girişimi

Kariyerde yunus hareketi

  Burak Büyükdemir’ in organize ettiği etohum cafe toplantılarından birinde daha yakından tanıma şansı bulduğum Ali Saydam kendi şirketinin kuruluş aşamasından bugüne gelişini anlatırken şirketlerin 15-20 yılda bir “yunus hareketi” ni yaptığından bahsetmişti. Sıfırdan başlar yükselirsiniz, tepe noktasına ulaşıp inişe geçersiniz, düşüş bir noktada sonlanır/durdurulur ve o noktadan tekrar yükselirsiniz ve döngü tekrarlanır.

Kişisel olarak bu modelin doğruluğuna inandığımı belirtmeliyim. Esasında burada önemli olanın, düşüşün başlaması ile hemen önlem alıp esnek olmak ve yeniliklere odaklanmak olduğunu düşünüyorum. Bu sayede belli bir gerileme döneminin hemen sonrasında yeniden büyümek ve daha önemlisi hayatta kalmak mümkün olabilir. Küçülme dönemlerinde birçok başarılı ve güçlü şirket bunu yapamadığı için kaybolup gitmiyor mu?

Şirketlerin yaşayabileceği bu döngüyü kendi kişisel kariyeriniz için de uygulamanız mümkün. Sıfırdan başlar, başarılı olur yükselirsiniz ve bir noktaya ulaştıktan sonra düşüşe geçersiniz. Bu zamana kadar ben bunun istisnasını hiç görmedim. Kendi adıma bu döngünün neresindeyim diye düşündüğüm oldu. Sanırım cevabını da çok iyi biliyorum. Peki siz? Siz de kendiniz ya da şirketiniz için bu soruyu sorun, bence bu soruya vereceğiniz cevap geleceğiniz açısından büyük önem taşıyor. Hangi noktadasınız? Gelişiyor/büyüyor musunuz yoksa duraklamış/geriye doğru mu gidiyorsunuz?

Şirketler için sıfırdan nasıl büyürüm, nasıl küçülmem, markam ya da şirketimin tüketici ya da müşteri gözünde değer kazanması, başarılı olmam ve bunu sürekli kılmam için neye ihtiyacım var gibi sorulara verebileceğim bir “top 10” listesi vs. maalesef yok. Zira bu konu %100 uzmanı olduğum bir alan değil, aslında ben de bu sorular üzerinde çokça düşünüyorum, cevapları bulmaya çalışıyorum, ipuçları arıyorum. Burada sizinle bununla ilgili değerli bir kaynak paylaşabilirim. Yazının girişinde bahsettiğim Ali Saydam, tüketici/müşteri iletişimi konusunda bir ders kitabı gibi değerlendirilen kitabı “Algılama Yönetimi” nde ağırlıklı olarak pazarlama iletişim penceresinden duruma bakarak büyüme ve sürekli başarı için “hedef kitlenin gönlüne hitap etmelisin” diyor ve benim önceki yazımda da esinlendiğim üzere “kamu vicdanı” gerçeğinden bahsediyor. Kitabı size de öneririm.  Eğer sizin bu ipuçları ile ilgili başka kaynak, internet sitesi, kitap, yayın vs. öneriniz varsa burada paylaşmanızdan da ayrıca çok mutlu olurum.

internet

“Ormanda karşıma iki yol çıktı….”

“..ben az kullanılmış olanı seçtim.” Şu günlerde Facebook’ta birbirleri ile ortak yönü olmayan arkadaşlarımız tarafından kişisel gelişim, motivasyon, başarma azmi vs. gibi konularda sıkça videoları paylaşılan Ahmet Şerif İzgören’i ben ilk kez bu mesajla daha üniversite yıllarında iken, o zamanlar Bilkent Üniversitesi’nde verdiği seminerlerde tanımıştım. O zamanlar şirketinin adı yanlış hatırlamıyorsam “Academy International” idi. Şimdi İzgören&Akın olmuş, videolardan öğrendiğimize göre.

Neler vardı bu videolarda hatırlayalım; kimisinde böyle baba olur mu diyordu, kimisinde düşersiniz kalkarsınız ama mücadele azminiz var mı o zaman korkmayın, kimisinde -ya da aynı videoda- bedava peynir yalnızca fare kapanında olur, kimisinde efsane final sınavını anlatıp bizler çıkar ilişkimiz yoksa en yakınımızdaki insanlara selam bile vermeyen “insancıklarız” diyordu,  kimisinde İstanbul’daki yağmurlu havaya bakıp, Tanrım bugün ne güzel bir gün diyen İngiliz’i anlatıyordu.… Bunlar ilk etapta benim aklıma gelenler, örnekleri artırmak mümkün.  Fakat yalnızca benim aklımda kalanların bile ne kadar çok olduğu ve nasıl aklıma kazındığı da ayrıca önemli bir detay.

Videolar etkileyici, motive edici; aynı zamanda herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği özellikte bunu en başında belirteyim. Bu yüzden ben de izlerken çok keyif aldığımı belirtmeliyim. Ayrıca internette böylesi eğitici materyalin de paylaşılıp yayılması bence gerekli bir şey. Ama burada benim anlamadığım bir şey var. Bedava peynir- fare kapanı ilişkisi kafamı kurcalarken sormadan edemiyorum. Normalde bu eğitimler için belli bir miktar ücreti ödemeyi göze almak gerekir değil mi? Peki o zaman nasıl oluyor da bu videolar birdenbire farklı kişiler tarafından etkili bir sosyal ağ üzerinde ücretsiz olarak yayınlanıyor? Bu bir “ağızdan ağıza pazarlama” uygulaması ya da web pazarlama  profesyonellerin ifade ettiği gibi bir “viral reklam” kampanyası ya da her ikisi miydi acaba? Bu sorunun cevabı ile ilgili fazla yorum yapmayıp asıl gelmek istediğim noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Herhangi bir ürün, servis ya da hizmetin reklamını yapabilmek, ilgiyi artırmak, malı/hizmeti satmak, ikna- algılama süreçlerini hızlandırmak için sosyal medyanın etkisi gün geçtikçe artıyor. Bu açıdan baktığımızda bahsettiğim videoların sosyal ağlar üzerinde yayılması, paylaşılması bence tam olarak hedefe yönelik bir eylem. Bunu kendi basit örneğimle de desteklemem mümkün; bu blogu yazmaya başlayalı yaklaşık 10 gün oldu,  blog istatistiklerini her gün inceliyorum ve gördüm ki şu ana kadar en çok ziyaretçiyi blog’un duyurusunu Facebook durum iletisi ile bildirdiğim gün aldım! Üstelik günlük ortalama ziyaretçi sayısını 4’e katlayarak!

Geçtiğimiz cumartesi günü etohum kampında hikayesini şirketin CEO’u Dilawar Syed’ den dinlediğimiz yonja.com (Türkiye’de facebook’tan çok önce varolan sosyal ağ sitesi) da bu gerçeği görmezden gelmediklerini ve Facebook ile rekabet etmek yerine Facebook’tan yararlanmak üzerine bir plan yaptıklarından bahsetti. yonja.com’ un çarpıcı istatistiklerini -kendi paylaşımlarıyla- incelediğinizde doğru bir seçim yaptıklarını söylemek mümkün. Kısaca söyledikleri; biz belki bu büyük dev kadar büyük değiliz ama Türkiye’de 5,7 milyon üye (tüm Türkiye internet kullanıcılarının yaklaşık ¼’ü) ve bu üyelerin sitede geçirdikleri günlük minimum 1 saat 15 dakika zaman ile etkili bir platformuz ve bu büyük dev (dünyada 350 milyon üye, bugünkü değeri itibariyle Turkcell’ den daha değerli bir şirket olduğu konuşuluyor) ile rekabet etmek yerine onu da kendi amacımıza dahil edip hedefimize koşuyoruz.

Özetle söylemek istediğim dünya her geçen gün küçülüyor ve daha da sosyalleşiyor. Bu sebeple geleceğin iş modellerinin müşteri ile iletişiminde sosyal ağların etkisi bana göre de hızla artacak. Her ne ürün, hizmet ya da servisi sağlıyor olursanız olun, bunu hedef kitleye doğru kanallar ile ulaştırmak, diğerlerinden farklı olarak ortaya koyabileceğiniz kaliteli, ucuz ve hızlı ürün/hizmeti ağızdan ağıza pazarlamak, reklamınızı yapmak, mesajınızı iletmek, pazarı büyütmek için sosyal ağların gücünden kesinlikle yararlanılmalı. Tam da bu yazıyı yazdığımda okuduğum entrepreneur.com da güzel bir makale “Focus your Social Media Strategy” var, okumanızı öneririm.

Üstelik bu sosyalleşme hızla fiziki olarak da sosyal bir ortama gitmemizi sağlayacağa benziyor. Şu aralar çeşitli internet sitelerinde benim de gördüğüm, bazı uygulamalarının başladığını bildiğim, etohum kampında da paylaşılan; geo mapping özelliği ile sosyal ağımızdaki arkadaşlarımız ya da müşterilerimiz ile günün herhangi bir saatinde özel bir çaba harcamadan, anlık olarak da buluşmamız mümkün olacak (tabi bunu istiyorsak)! Düşünsenize İstanbul’da bir cafede oturmuş, nette ağınıza bağlanmışsınız, ağınız sizin lokasyonunuzu tam olarak işaretlerken listenizdeki kişilerden de size yakın olanları belirtiyor ve siz bir bakıyorsunuz ki çok uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız ya da hep yüz yüze görüşmek istediğiniz dünyanın öteki ucunda yaşayan iş ortağınız 100 – 150 metre ilerde çok yakınınızda! Amerikan jargonu ile,  kulağa hoş gelmiyor mu?