Tag Archives: girişim

Niş marketleri bulmak!

  Dünyada bulunan tüm pirinç tanelerinin tamamından daha fazla sayıda transistör (bkz. Wikipedia) bulunduğunu biliyor muydunuz? Bunu ben söylemiyorum, İTÜ İşletme Fakültesi öğretim üyesi Sn. Halefşan Sümen Hoca’dan duymuştum. O halde transistör işine girmek akıllıca bir seçim değil, ya da transistör üretim/satış alanı pek de iyi bir niş (eng. niche) iş alanı değil, öyle değil mi?

  Niş marketler henüz yeni keşfedildikleri ya da hızla gelişme, büyüme potansiyeli vaat ettikleri için kendi küçük işini kurmak isteyen girişimciler ya da işini kurup bir noktaya taşımayı başardığı halde bir sonraki nokta için eşik noktasını bir türlü aşamayan KOBİ’ ler için değerlendirmeleri gereken bir fırsat mı? Bence kesinlikle öyle!

  Peki, niş marketi nasıl bulacağım? Ya da kişisel bilgi, deneyim ve gözlemlerim sonucunda %100 inandığım, gelecek vaat ettiğini düşündüğüm bir fikrim gerçekten benim düşündüğüm kadar ilgi çekecek mi? Fikrimin başarılı olması için bu gerekiyor, o halde doğru işe odaklanmakla başlayalım.

  Bunun için basit bir yöntemden bahsetmeden önce kısaca şu bilgiyi paylaşmak istiyorum. Bloglama serüvenine başladıktan sonra diğer “blogger” lar sayesinde o kadar keyifli, ilgi çekici, değerli, üstelik ücretsiz içeriğe ulaştım ki anlatamam size. Bu değerli kaynaklardan birisi de Mert Erkal. Mert kendi blog’unda bloglama ile ilgili ipuçları verirken, bundan nasıl para kazanılabileceği ile ilgili deneyimlerini de paylaşıyor. Mert sayesinde bulduğum Mark Fail ise yazının konusu olan niş alanı bulmak için basit yöntemi anlatmış bana mail olarak gönderdiği 10 hafta sürecek e-ticaret ipuçlarının 1. dersi olarak.

  Gerçekten işe yaradığını söylemeliyim, kendi deneyimim ile sabit. Google bugün yalnızca çok başarılı bir arama motoru değil, aynı zamanda birçok başka hizmeti ile web profesyonellerinin gözdesi. Arama istatistikleri kesinlikle aradığınız şeyin ne kadar popüler olduğuna dair fikir veriyor. Yöntem de buna dayanıyor zaten; sevdiğin, yapmaktan hoşlandığın, iyi bir fikir olduğunu düşündüğün ya da üzerinde en az 1 dakika konuşabileceğin 10 anahtar kelimeyi sırala, bunları Google arama motorunda ve Adwords anahtar kelime arama motorunda aratıp kaç tane link verdiğine bak. Hiç ilgi toplamayanları at, kalan değerlileri üstten aşağı doğru sırala.

  Pirinç tanesi – transistör örneğindeki gibi; bugün dünyada yüz binlerce kişi tarafından kullanılan, çok popüler ve bu yüzden de artık evinizden dışarı ilk adımı attığınızda ulaşabileceğiniz bir Turkcell ya da Vodafone noktasında bulabileceğiniz iphone ile ilgili bir satış sitesi kurmak ne kadar doğru bir girişim olur? Olmayacağı kesin. Peki ya yukarda bahsettiğimiz Google’ın telefonu Nexus One daha dünyada satışa çıkmamışken, (düzeltme: nexus one dün itibariyle Amerika, İngiltere ve birkaç ülkede daha satılmaya başlandı) bununla ilgili şimdiden çalışmalara başlayıp, ülkeye gelir gelmez ilk satıcılardan biri olabilmek bir niş fikir mi? Evet ama yalnızca birkaç aylığına! Bunda da gecikmiş sayılabiliriz, çünkü hem Google kendisi, hem de bazı uyanık Amerikalı girişimciler çoktan ilgili alan adlarını rezerve etmişler bile!  

  Bunlar olumsuz örnekler ancak, sizin kendi niş fikrinizden emin olmanız, bu basit yöntem ile mümkün. Deneyiminizi burada paylaşırsanız bu bilgi ne kadar yararlı oldu, bunu da ölçmüş oluruz.

“Ormanda karşıma iki yol çıktı….”

  “..ben az kullanılmış olanı seçtim.” Şu günlerde Facebook’ta birbirleri ile ortak yönü olmayan arkadaşlarımız tarafından kişisel gelişim, motivasyon, başarma azmi vs. gibi konularda sıkça videoları paylaşılan Ahmet Şerif İzgören’i ben ilk kez bu mesajla daha üniversite yıllarında iken, o zamanlar Bilkent Üniversitesi’nde verdiği seminerlerde tanımıştım. O zamanlar şirketinin adı yanlış hatırlamıyorsam “Academy International” idi. Şimdi İzgören&Akın olmuş, videolardan öğrendiğimize göre.

  Neler vardı bu videolarda hatırlayalım; kimisinde böyle baba olur mu diyordu, kimisinde düşersiniz kalkarsınız ama mücadele azminiz var mı o zaman korkmayın, kimisinde -ya da aynı videoda- bedava peynir yalnızca fare kapanında olur, kimisinde efsane final sınavını anlatıp bizler çıkar ilişkimiz yoksa en yakınımızdaki insanlara selam bile vermeyen “insancıklarız” diyordu,  kimisinde İstanbul’daki yağmurlu havaya bakıp, Tanrım bugün ne güzel bir gün diyen İngiliz’i anlatıyordu.… Bunlar ilk etapta benim aklıma gelenler, örnekleri artırmak mümkün.  Fakat yalnızca benim aklımda kalanların bile ne kadar çok olduğu ve nasıl aklıma kazındığı da ayrıca önemli bir detay.

  Videolar etkileyici, motive edici; aynı zamanda herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği özellikte bunu en başında belirteyim. Bu yüzden ben de izlerken çok keyif aldığımı belirtmeliyim. Ayrıca internette böylesi eğitici materyalin de paylaşılıp yayılması bence gerekli bir şey. Ama burada benim anlamadığım bir şey var. Bedava peynir- fare kapanı ilişkisi kafamı kurcalarken sormadan edemiyorum. Normalde bu eğitimler için belli bir miktar ücreti ödemeyi göze almak gerekir değil mi? Peki o zaman nasıl oluyor da bu videolar birdenbire farklı kişiler tarafından etkili bir sosyal ağ üzerinde ücretsiz olarak yayınlanıyor? Bu bir “ağızdan ağıza pazarlama” uygulaması ya da web pazarlama  profesyonellerin ifade ettiği gibi bir “viral reklam” kampanyası ya da her ikisi miydi acaba? Bu sorunun cevabı ile ilgili fazla yorum yapmayıp asıl gelmek istediğim noktaya dikkat çekmek istiyorum.

  Herhangi bir ürün, servis ya da hizmetin reklamını yapabilmek, ilgiyi artırmak, malı/hizmeti satmak, ikna- algılama süreçlerini hızlandırmak için sosyal medyanın etkisi gün geçtikçe artıyor. Bu açıdan baktığımızda bahsettiğim videoların sosyal ağlar üzerinde yayılması, paylaşılması bence tam olarak hedefe yönelik bir eylem. Bunu kendi basit örneğimle de desteklemem mümkün; bu blogu yazmaya başlayalı yaklaşık 10 gün oldu,  blog istatistiklerini her gün inceliyorum ve gördüm ki şu ana kadar en çok ziyaretçiyi blog’un duyurusunu Facebook durum iletisi ile bildirdiğim gün aldım! Üstelik günlük ortalama ziyaretçi sayısını 4’e katlayarak!

  Geçtiğimiz cumartesi günü etohum kampında hikayesini şirketin CEO’u Dilawar Syed’ den dinlediğimiz yonja.com (Türkiye’de facebook’tan çok önce varolan sosyal ağ sitesi) da bu gerçeği görmezden gelmediklerini ve Facebook ile rekabet etmek yerine Facebook’tan yararlanmak üzerine bir plan yaptıklarından bahsetti (video için http://televidyon.com/p/2102/). yonja.com’ un çarpıcı istatistiklerini -kendi paylaşımlarıyla- incelediğinizde doğru bir seçim yaptıklarını söylemek mümkün. Kısaca söyledikleri; biz belki bu büyük dev kadar büyük değiliz ama Türkiye’de 5,7 milyon üye (tüm Türkiye internet kullanıcılarının yaklaşık ¼’ü) ve bu üyelerin sitede geçirdikleri günlük minimum 1 saat 15 dakika zaman ile etkili bir platformuz ve bu büyük dev (dünyada 350 milyon üye, bugünkü değeri itibariyle Turkcell’ den daha değerli bir şirket olduğu konuşuluyor) ile rekabet etmek yerine onu da kendi amacımıza dahil edip hedefimize koşuyoruz.

  Özetle söylemek istediğim dünya her geçen gün küçülüyor ve daha da sosyalleşiyor. Bu sebeple geleceğin iş modellerinin müşteri ile iletişiminde sosyal ağların etkisi bana göre de hızla artacak. Her ne ürün, hizmet ya da servisi sağlıyor olursanız olun, bunu hedef kitleye doğru kanallar ile ulaştırmak, diğerlerinden farklı olarak ortaya koyabileceğiniz kaliteli, ucuz ve hızlı ürün/hizmeti ağızdan ağıza pazarlamak, reklamınızı yapmak, mesajınızı iletmek, pazarı büyütmek için sosyal ağların gücünden kesinlikle yararlanılmalı. Tam da bu yazıyı yazdığımda okuduğum entrepreneur.com da güzel bir makale “Focus your Social Media Strategy” var, okumanızı öneririm.

  Üstelik bu sosyalleşme hızla fiziki olarak da sosyal bir ortama gitmemizi sağlayacağa benziyor. Şu aralar çeşitli internet sitelerinde benim de gördüğüm, bazı uygulamalarının başladığını bildiğim, etohum kampında da paylaşılan; geo mapping özelliği ile sosyal ağımızdaki arkadaşlarımız ya da müşterilerimiz ile günün herhangi bir saatinde özel bir çaba harcamadan, anlık olarak da buluşmamız mümkün olacak (tabi bunu istiyorsak)! Düşünsenize İstanbul’da bir cafede oturmuş, nette ağınıza bağlanmışsınız, ağınız sizin lokasyonunuzu tam olarak işaretlerken listenizdeki kişilerden de size yakın olanları belirtiyor ve siz bir bakıyorsunuz ki çok uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız ya da hep yüz yüze görüşmek istediğiniz dünyanın öteki ucunda yaşayan iş ortağınız 100 – 150 metre ilerde çok yakınınızda! Amerikan jargonu ile,  kulağa hoş gelmiyor mu?

Facebook, Twitter, Blog hangisinden ne kadar?

Merhaba,

Bu blog’u oluşturmaya 4-5 Aralık 2009’da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde “bilişim teknolojileri ve internet girişimciliği” konularında katıldığım bir paneldeki bir soru üzerine karar verdim. Mezuniyetten 10 yıl sonra tekrar üniversite ortamında bulunmak, fakülte havası koklamak, üniversite kantininde oturup, genç, dinamik üniversite öğrencileri ile bir arada olmak çok keyifliydi. Öğrencilerden birinin saç şekline dikkat kesilip sanki kendi oğlumun (2,5 yaş) o yaşlardaki halini görüyor, hayal ediyor gibi olmak da ayrıca şaşırtıcı bir deneyimdi benim için. Sanırım artık hayata bakış açım, algılarım, beklentilerim ve amaçlarım değişiyordu! Neyse, bu belki başka bir yazıya konu olabilecek kadar geniş bir alan, bu sebeple hemen ana konuya dönüyorum.   

Soruyu soran konuşmacı, Fütüristler Derneği Başkanı Sn. Ufuk Tarhan Hanım gibi ben de aslında özellikle son zamanlarda sosyal medya konusu bu kadar gündemde ve revaçta iken sorulara gelecek cevabı az çok kestirebiliyordum;  

“Aranızda kaç kişi Facebook üyesi?”

Salonun önemli bir bölümü ile birlikte ben de el kaldırdım.

“Kaç kişi twitter üyesi?”

Yine aynı şekilde salonun önemli bir bölümü, ben hariç, el kaldırdı.

“Kaç kişinin kendine ait bir blog’u var?”

Salonun yine önemli bir bölümü, ben hariç, elini kaldırdı.

Aslında facebook ya da twitter benim için o kadar da şaşırtıcı değildi, çünkü bunlar hepimizin çok geniş ve farklı bir çevre ile birlikte yakından takip ettiği çok başarılı uygulamalardı, ancak ne çok blog sahibi varmış, ne çok yazar, ne çok bir şeyleri serbestçe anlatmak, paylaşmak isteyen varmış dedim kendime! Bunlardan birisi de ben olmalıyım dedim ve başladım yazmaya. İşte bu blog da böylece oluşmuş oldu.

Devamı için lütfen “Yüzleşme, geçmiş – gelecek, hayaller,  blog hakkında, amaçlar, kurallar…” yazısını okuyun.